12 September 2009


Çok çalıştım, çok yoruldum, çok gurur duydum, çok sinir oldum, çok hasta oldum, çok yol gittim, çok kararlar aldım, çok başa döndüm, arada çok okudum, çok kapandım, çok korktum, çok çoştum, çok sırıttım, çok özledim... En endişe vereni nefes alamamaktan mütevellit hastaneye koşuşumdu. Bunca zaman azimle ve inançla üstesinden geleceğime inandığım astıma yenik düştüm. Kortizonun hasını aldım, isyan ettim, ama alıştım. En gurur vereni iş yerimde terfi edişimdi; grup lideri oldum. Şef falan diyorlar gıcık oluyorum, lider oldum efendim. Bakın bu kız nasıl yapıyor işini, aynen onun gibi yapcaksınız babında. Liderlikten uzak balık burcu özelliklerimle arada sinirden gözyaşlarımı içime akıttığım olmadı değil hani. Görevimi layığıyla hala ifa etmekteyim, canım çıkarcasına. Başka n'oldu mesela, hah Cincan artık yok.. Evlatlık verdik, evde ölmesin istedim, ortam değişirse yaşar diye düşündüm, haklı çıktım... Bodrum burnumda tütüyor, ota böceğe hislenir, olur olmaz flashbackler yaşar oldum. Homesick olmuşsun kuzum dedi uzman arkadaş, haklısın dedim, tası tarağı toplayıp gidesim var. Eski, ilk buraya geldiğim 20li yaş cesaretlerimi bir toplayıp, yakıcam gemilerimi.


Blogla alakalı not: Etamin yapmadım, blackwork yaptım, onu da Ece'nin annesine yaptım.




21 August 2009

Ben Geldiim.

28 December 2008

Muamma


İş yerimde tek aksanlı İngilizce konuşan benim, hele bir de benim gibi üst damak alt damak hizasında değilse, şu lanet sesi çıkarmanız zor olabiliyor, hani The kelimesinin ilk iki harfindeki ses. O dil iki diş hizasına gelmeli, ön iki dişiniz ve dolayısıyla diğer yan ekip tüm gruptan bağımsız çıkıntılık yaptıysa, yani kısaca dişlekseniz, zor bu iş. Th sesi öyle kolay olmuyor, diliniz meydana çıkıyor, dolayısıyla fıskiye işlevine konu olabiliyorsunuz, mazallah.
İşte ben de hem aksanlı, hem de nere aksanı olduğu bile belli olmayan bir tip olunca, bazı iş arkadaşlarım kafalarında beni nereye oturtacaklarını bilemediler. Şöylesi diyaloglar yaşadım mesela.

Ben Türkçe yazayım direk, çeviriyle uğraşmayalım.


-Nerelisin Sanem, sakıncası yoksa?

- Cevap klasik malum. Türkiye'de iken bu soruya Şebinkarahisar demişliğim var, öylesine anlamsız. Aslen Ankara doğumlu olup, Muğla iline bağlı büyümeyim. Babam anam farklı memleketlerden, Aydın'da hiç yaşamadım, hayır baba memleketini soranlar direk oralı olduğumu nerden çıkarırlar anlamam. Ege'liyim der geçerim. Neyse, cevaptan sonra aldığım tepki;

- Aaa ben seni Mısır'lı sanıyordum.

- Olabilir dedim, andırıyor olabilirim cidden.


Bir başkası:

- Sanem, nerelisin?

- Aynı cevap.

- Niye bilmem ben seni Kolombiya'lı sanmıştım.

- Karşılıklı gülüşmeler, içimden hatırlamaya çalıştığım herhangi bir Kolombiya'lı, kesin rejime girme kararı ve bu kararın konuyla alakasının irdelenmesi.


Bu biraz daha mantıklı olanı:

- Sanem, bu aksan nereye ait?

- Bizim yöreye.

- Ben de tahmin etmiştim, hatta Yunan'lı mısın diyecektim.

- Dedem Selanik'ten gelmiş, sayılır mı?


En cavcavlısı da şu;

Ayrıca yazar da olan bir eczacı arkadaş gayet kendinden emin,

- Sanem, Rus'sun değil mi sen, bu mevsim oldu daha kar görmedik burda bak.

- haha yok değilim ama orası soğuktur evet. Türk'üm ben.

- O zaman sen benim tanıdığım ilk Türk'sün. Ve sanırım ben mağarada yaşıyorum.

- ehihi yok ne mağarası, belki Rus akrabam vardır benim bilmedigim, belki doğrusunuzdur. Demedim tabii, ama öyle mahcup oldu ki keşke deseydim dedim sonradan.


Yukardaki fotodaki de Cincan, güneş banyosu için dışarı çıkardığımda kafasını toprağa gömmeye çalışır hali. Kerata.


28 October 2008

Ordan Burdan

Bu yaptığım desen benim dizaynım değil, ama ipleri ben uydurdum, ipler de taa Türkiye'den Banu'nun hediyesi. Kapının önüne konmuş paketin içinden bir dolu rengarek ebruli ipler çıktı, her renginden almış göndermiş. Ben de yarı backstitch yarı crossdan oluşan bu tabloyu yaptım, bir güzel de koyu yeşil çerçeve denk getirip astım duvara. Bir ara tüm duvarımı çekip koyucam buraya.

Ben çok ara verdim buraya, tam yazayım bunu dediğim şey, akşam olup da niyetlenince ya hevessiz oluyor ya da zaman aşımına uğramış oluyor, yazmasam da olur diyorum o zaman. Bırakıyorum. Çalışmaya başlayınca daha düzenli yazarım artık derken tek düzene giren şeyim uyku oldu. Sabahın beşbuçuğunda yola çıkmayı daha ne kadar severim Tanrım!

Cincan'a da iki kardeş evlatlık edindim, arkadaşım Candie bakamadı bana verdi. Riki ve Roko'ymuş adları bu devasaların. Çok oynaklar, Cincanım gene de tıfıllığına bakmadan hakimiyetini ilan etti, en büyük kayayı sahiplendi, oraya çıkıp bakıyor onlara, bulaşmıyor fazla.

Aşağıdaki fotolar da güzel ama di mi, renklerin yol boyu değişmesine bayıldım. Saol deli kız.








16 September 2008

Görmemişin Kaplumbağası Olmuş Bölüm1







Böyle atraksiyonlu olanı herkese nasip olmaz ama. En tepedeki fotoda sadece arka ayaklarla gerindiği veya ıkındığı, ikincide tırmansam kaçar mıyım acaba duruşu, üçüncüde ise tırmandık da noldu kaydım dünyam şaştı, tek elim ve ayağım askıda kaldı halleri.



08 September 2008


Hala zaman buluyorum iplerle oynamaya...
Yukardakiler diğerlerinden farklılar, organikler, halı dokunası cinsinden.
Ufacık vazo yaptım bunlardan, kuru çiçek koydum içine.




11 August 2008

CinCan

Sevgili Cincan kardeşim, ortalama 75 yıllık ömrünün ilk ayından beri benlesin. Maksatım seni bir sene bilemedin iki, biraz ele gelene kadar besleyip, sonra evin arkasındaki büyükteyzenin yaşadığını tahmin ettiğim ki konu komşu diyor başını gölden çıkartıp bakınıyormuş, o göle bırakmak. Yoksa benimle birlikte kocaman için almadım seni, büyüyceksin, göle gitceksin, ve yuva kurcaksın Cincan. Uzun tırnaklı parmaklarından anladığım kadarı ile erkeksin sen, zaten kızlar daha büyükçene olurmuş, senin parmakların uzun, büssen ufakçana, yuvarlaksın. Seni şimdilik o uzun, yeşil ve kurutulmuş solucanvari şeyle beslediğime bakma, bu yemekten kesilmene bir kaç ayın kaldı, sonra gelsin marullar, rendelenmiş havuçlar ve havamdaysam belki gerçek solucanlar. Bakalım, kısmet.

Komşu çocuklarından uzak tutuyorum seni diye kızma bana Cincan'cım, n'olur olmaz suya sokarlar ellerini, bir de yanlışlıkla ağızlarına götürdüler mi, salmonella virusü var diye adın çıkmış zaten, sonrasında ateş ve ishal. Gerçi bu virüs domateste de çıktı, pastorize olmayan sütte de varmış, çiftlik tavuklarında, kuşlarda, köpeklerde falan da. Bağışıklık sistemi daha savunmasız olan bebeler ve yaşlıların dikkat etmesi gerekiyor yani Cincan'ım, sen üstüne alınma. Ben de elime eldiven takmadan almıyorum seni, lakin titiz bir de abin var senin. Yoksa bana kalsa fır döndürürüm ben seni salonda, sırf evcilleşirsin belki diye.

O taşları da yerinden kaydırıp durma, en üstekini öyle tutmaya çalışmam senin için. Arada oraya çık da kabuğun kurusun, yoksa ilaç mı ne varmış suya dökülesi, kabuk sertleştiricisi. Sen uğraştırmazsın beni, çıkar arada kurutursun kendini.

Öpüyorum kavuniçi lekeli yanaklarından.

Ablan.


25 July 2008

Her Daldan









Bu kuşların önce ayaklarına bayıldım, yaparken bile incecik detayları vardı, kırılcak gibi, öylesine canlıydılar, durup durup sevdim ortaya çıktıkça her birini. Kahve olan kuş en çenebazı, kırmızılısının evde işi var da iki dakka uğramış, pembelisi en meraklısı. Japonca'da kadın sembolü olan kanjinin üçlüsünden yeni bir kanji yarattığınızda çıkan anlam gürültü demekti. Bu üçlü de bana onu anımsattı. Sawagi diye okunandan ayrı bir deyişi vardı bu kanjinin veya yakın başka bir anlamı, şimdi imkanı yok hatırlamıyorum okunuşunu ama kesin argoya giriyordur ve sadece japon erkeklerinin lugatındadır. Kadın-erkek şivesi bariz ayrı olan Japonca ne alaka şimdi bu kuşlarla hiç bilmiyorum. Çağrışımlar her zaman mantıklı olmaz zaten di mi?



21 June 2008

Antika Kilim


Madem zaman ayıramıyorum yazmaya, bari ne zamandır bitmiş etaminlerimi ekliyim dedim bugün. Bu desen sevgili arkadaşım Banu'nun. Sayfasında kendisinin blackwork ve etamin desenleri var, bir kaç dergide de gene desenleri çıkıyor. Antika kilim desenini bir güzel çerçeveledim de yamuk oldu, e dedim zaten kilimler de yamuk olmaz mı, makine işi değil sonuçta, kök boyadan dokunma halis Türk kilimi.

17 May 2008

Bazen


diyorum ki kendime, kızım Sanem, yapıpdurmaktasın bu etaminleri, bir gün toprakla buluşunca acep bunlar geride senden iz kimlere bırakır. Yani ciddi ciddi düşünmedim dersem yalan olur. Hani bir de yurtdışında olsa bu son eylem, kitaplarım n'olcak derdi var ayrıca. Kim yükler de gönderir memlekete, bari ciddi biri sebeplense burada.


Sanem'cim sen onu bunu boşver de cenazeyi n'apcaklar mı dediniz, o da uçakla artık. Ne gerek var aslında, ha ordaki ha burdaki müslüman mezarlığı, ruhum kol gezcek zaten siz ne diyorsunuz. Kaçbindolarmış ( baktım googledan bulamadım, ama 8bin olur tahminim) cenaze taşımacılığı haberiniz var mı, son dakika bağışı daha münasip, kanımca. Yalnız herhangi bir dini örgüte verilmesin yurtdışındayız ya malum, kandırmaca olmasın, yok Pakistan'da kurban kescez, bilmem nerde fener kuruyoruz ayağına gelmiyelim, hesabını ben daha önce vercem malum!?..


Etamine dönersek bu fotoğraflarını gördüğünüz en zevklilerinden biriydi; kendi kendini takip eden örnekler, ne alaka dedirten ama yaptıkça sevdiğim cart yeşil, tavuskuşu, aslan ve ortadaki lale motifi. Bu tablo da çervelenip, halısıyla renk birliği ettiği evin duvarına pek sevinerek taşındı. Güle güle baksın o duvardan, o güzel insanlara.

04 May 2008

Fotosu yoksa, etaminden yaparız.


12/13 yaşlarında, muhtemelen Milliyet Çocuk Dergisi'ndeki mektup arkadaşı köşesinden iki kişiye yazmıştım, biri Fransız'dı digeri Afrika'lı. Afrika'dan geldi mektup. Penelope Zimbabwe'den yazıyordu, hafif sarımsı bir kağıt kullanırdı ve ben her mektup gelişinde o kağıtları koklardım. Ya terli el kokusunu seviyordum ya da merak artık. Ben yeni başladığım kitaplarımı da açıp şöyle bir koklar, Dalaman Seka'yı anar, o kağıt kokusunu özlerim.


Penny ile, ki kendisine hiç böyle hitap etmişliğim yoktur, bir seneye yakın mektuplaşmış olmalıyım. İlk mektuplarımızda yazmış da yazmış, diğerlerinde tıkanıp kalmıştık karşılıklı. Ben Türkiye'nin dört mevsim olduğundan bile bahsettiğimi hatırlıyorum, onun yazdıklarından da annesinin öğretmen olduğu ve dört kardeş oldukları aklımda. Benden fotoğraf istemişti, ona en sevimlisini göndermiştim, o ise fotoğrafı olmadığını söyleyince daha çok mu koklar oldum mektupları bilmem ama ikimizin de o yaşlarda tecrübe ettiği şey çabuk tüketilen ilişkiye örnekti herhalde. Az zamana çok şey sığdırmıştık o zamanki dünyamızla, sonrasında yazacak ve ne mantıksız ki soracak şey bulamamış olmalıyız.


Memleket gündemi Zimbabwe'yi ne kadar meşgul eder malum da, arada Türkiye adı geçince beni anıyor mudur diye ben bu etamini işlerken çınlattım kulaklarını.

30 April 2008

Sobe


Berceste'nin kendisinin de artık hatırlamadığını tahmin ettiğim sobesinin, yapmayı ertelediğiniz şey nedir sorusuna istinaden cevabımdır bu fotoğraf. Bu iplikleri ayırmak, bir düzene koymak, erteleyip durduğum şeylerden biri. Sağ yandaki kitaplık rafındaki cam silme suyunu da göz önünde bulundurursak, pek dağınık gözükmekteyim. Gerçi buralar bana özel alanlar, mutfak olsun, salon olsun, toplu durur genelde. Az eşya insanıyım zaten, bir de mercimeği dakikalarca yıkamasam olmaz, bunu da belirtiyim. Mercimekten çıkan fare pisliği haberinden beri sıtkım sıyrıldı sıyrılcak zaten. Nerden geldi şimdi bu aklıma. Ben çok taktım bu kuru gıdalar üzerinde paketlenmeden önce dolanma ihtimali yüksek olan hayvan kardeşlerimize. Konu iyice dağıldı bu arada. Topluyorum.

Bir diğer soru da, bir gün yapabildiğimi görecek miyim sorusu. Ben bir gün kendimi
taiko yaparken görmek isterim. Bir de sular gibi japonca konuşmak isterim, dil nankör işte. Mantıklı bir cevap anne olmak olurdu aslında bu soruya.

Son sorumuz ise dünyaya bir daha gelseydim ne isterdim. Kalabalık bir ailenin üyesi olayım isterim. Kalabalık diyince Hindistan ailesi olmasın, Patel soyadlı da doğmıyım tekrar gelceksem. Türkiye olabilir, olmadı Yunanistan, bilemedin İtalya. Akdeniz/Ege mutfağı insanı olayım. Ben böyle dedim ya, büyük konuşmuş sayılıp kesin ordayım, bekle beni Bollywood. Bi dakka niye insan formu üzerinde duruyorum ki illaki. Nesnelerden bakır cezve, hayvanlardan su kaplumbağası, bitkilerden asmakavak yaprağı da olabilirim.

20 April 2008

Dereotu




Kabağın, taze baklanın, kurusundan favanın üstünde olsun, sabah kahvaltısında illaki domatesimle renk olsun, her cacığa eşlik etsin, yeter ki dolapta bulunsun, ben dereotunu çok severim. Gene Ankara'da Bahçelievler'de bir pastaneden sabah kahvaltısı niyetine aldığım o yuvarlak, yeşil, un kurabiyesi formatında ağızda dağılan tuzlu bisküviyi zaman zaman anarım. Önüme gelen dereotlu tarifleri taa o tada denk getirene kadar denemeye devam ediyorum. Şimdilik idare eder olan yukardaki, aşağıdaki ise tarifi.

Dereotundaki kalsiyum miktarı sütte bulunandan daha fazlaymış, sütte 117mg iken, bizimkinde 208mg imiş. Ben süt içmem, sütlü ürünlerle de aram yok, ama çoğunlukla dereotsuz sabah geçirmem, demek ki bünye bir şekilde buluyor dengeyi. Aferin.




06 April 2008

TinTin


Dedemin balkona açık bıraktığı kafese gelip yerleşen TinTin adlı bir kuş vardı. Gagasını bilesin diye kışın sahile vuran kurumuş balık yumurtalarını toplar, yazın dedem gelince ona verirdim.


Bir kuş da ben sahiplenmiştim öğrenciyken. Kendi bembeyaz, gagası kıpkırmızı, avuç içi kadar birşeydi. İlk saatler ötmemiş, sadece pıt pıt zıplamış, zıplarken de suyu yemeği dağıtmamıştı. Bu özellikleri nirengi kılıp kendisini haneye uygun bulduğum kuş kardeş, sabahın kör karanlığında bir name ile ötmeye başlamış ve neredeyse çok az dinlenmiş, tüm gün boyunca 'acaba camdan bıraksak da özgürlüğüne mi kavuşsa' bahanesi tarzı düşüncelere gark ettirmişti. Yalnızlıktan öttüğüne karar veren ev arkadaşım bir tane daha almayı önerdiyse de, sonunda kuşcuya götürdüğümüz hediye gelen bu kuşun Hint bülbülü olduğunu öğrenmiş, bir ikincisinden vazgeçmiş, kuşu ilk sahibine geri vermiştik. Çok şirindi aslında, sibopdu ismi.

Sibop ismini biz minik, tıknaz anlamında taktık aslında, meğer hiç alakası yokmuş, evet argoya giriyor. Kelimenin geçtiği yerlere bakarken aşağıdaki haberi buldum bir de.




26 March 2008

Portobello Cadısı


Portebello cadısı Athena, din gibi son derece hassas bir konuya girmekle kalmamış, daha da ileri giderek, milletçe çok yakından ilgilendiğimiz, hatta savaşlardan, grevlerden ve doğal felaketlerden daha önemli bulduğumuz diyetten söz açmıştı. Hepimiz Tanrı'ya inanmayabiliriz, ama hepimiz zayıflamak isteriz. Antoine Locador, Tarihçi



Kendimize karşı her zaman içten olma cesaretini nasıl ediniriz, kim olduğumuzdan emin olmasak da? diye soran Paulo Coelho'nun bu kitabını önceki eseri Zahir kadar olmasa da sevdim. Kendisine Athena diyen Şirin Halil'in konsantre olamadığı kelime arası boşluklarını doldurma yolculuğu. Kendini arayan kızın hayatında dans ise Aya Sofya'ya giden yol. Kitapta da bahsi geçen mandalalarımı ortaya çıkardım bu bahane ile, ne vakit tekrar boyamaya başlarım bilmiyorum gerçi. İki hafta sonra okul ve iş hayatıma geri dönüyorum. Bu kalan zamanımın keyfini çıkarıyorum; yeni kitaplarımla kuçaklaştım geçenlerde, çoktan biten etaminlerimin fotoğraflarını çekip yayınlamaya hazırladım, evi de baştan aşağı bir bahar temizliği ile tanıştırdıktan sonra, kendimi ısınan havalara kaptırıp bir kaç günü de çayır çimene, eşe dosta, çarşı pazara ayırırsam, yeterince hazır olurum. Ondan sonra daha programlı hayat beni bekliyor, bu bloguma da yansır ve artık daha düzenli yazarım.

Kitabı tavsiye ederim, yanındaki ise Barnes and Nobels'ın Smith'in sıcak elmalı cüzdanı isimli tatlısı. Milföyle sarılmış tarçınlı elmayı ısıtıp ikram ediyorlar, Smith kim bilmiyorum. Her seferinde aynı şeyi ısmarlamayacağım diye nafile söz veriyorum kendime.